Michael Burawoy’la 2010 yılında tanıştım. Ankara’da doktoraya yeni başlamıştım ve Sıhhiye’de başlayıp Sakarya Meydanı’nı kuşatan TEKEL işçilerinin özelleştirmeye karşı başlattıkları direnişin buharı üzerimizde tütüyordu. Ankara’nın ortasında çadırlar kurulmuş, kışın ayazına rağmen yüzlerce işçi 78 gün süren bir eylemi kararlılıkla sürdürmüştü. Sosyoloji bölümünün lisansüstü öğrencileri olarak biz de onların arasındaydık, sahadaydık ve işçilerle görüşmeler yapıyorduk. İşçi sınıfı, kitapların ve makalelerin içinden çıkıp dile gelmiş, ete kemiğe bürünmüş halde karşımızdaydı. Televizyonlarda ise işçilerden ve bu direnişten neredeyse hiç söz edilmiyordu. Bir arkadaşımla birlikte Tekel Mahallesi isimli kısa bir belgesel çektik.1 Gördüğümüz şeyi herkesin görmesini istiyorduk. Eylemler bittikten kısa bir süre sonra Michael Burawoy’un, bölümün davetlisi olarak Public Sociology üzerine konuşmaya geleceği duyuruldu. Derslerde bu meseleyi tartışmaya başladığımızı hatırlıyorum ama henüz Türkçe bir karşılıkta uzlaşamamıştık, halk sosyolojisi, kamu sosyolojisi, kamusal sosyoloji... Başlarda bu tartışmanın pek ilgimi çektiğini sanmıyorum. Elimizde Michael’ın da katkıda bulunduğu Public Sociology isimli derleme vardı ama o dönemde okuduğumu ya da ciddiyetle incelediğimi de hatırlamıyorum.2 Daha önce Erik Olin Wright’ın Classes kitabı üzerine epey çalışmıştım ve Michael Burawoy ismini o kitaptaki dipnotlardan hatırlıyordum, hepsi bu. Aralarındaki dostluktan ve yıllara yayılan teorik tartışmalardan henüz habersizdim. O yıllarda Türkiye’deki sosyal teori tartışmalarında ve sosyoloji çevrelerinde
Bourdieucülük hakimdi, ben de Bourdieu’den kısmen etkilenmiştim ama sosyal teorinin ufkunu yeterince genişletmediğini düşünüyor, bir yandan da Marksist teori üzerine çalışmaya devam ediyordum. Çevremdeyse her konuda hazır reçeteleri, kestirme yolları, sorulardan çok kesin yanıtları olan pek çok kişi vardı. Bense TEKEL çadırlarında geçirdiğim günlerin de etkisiyle, sınıfı ve siyaseti yeniden düşünmemiz gerektiğini seziyordum. Michael Burawoy ile böylesi bir sürecin içindeyken tanıştım. Michael’ı ilk nerede gördüğümü anımsamıyorum, onunla ilgili hatırladığım ilk şey amfideki sunumuydu. Sunum slaytlarının fazlasıyla dikkat çekici, cırtlak mavisi bir zemin üzerine yerleştirdiği tablolar ve şemalar hala gözümün önünde. Neşeli, sempatik ve enerjikti, kendine has bir mizahı, hepsinden önemlisi anlattığı şeyin gerçekten anlaşılmasını önemseyen bir tarzı vardı. Sunumdan önce mi sonra mı, yoksa ertesi gün müydü emin değilim ama TEKEL direnişinde çektiğimiz kısa belgeseli hep birlikte izledik. Michael’ın belgeseli büyük bir heyecanla karşıladığını ve “kamusal sosyolojinin” bir örneği olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Onunla baş başa geçirmek durumunda kaldığım üç saatlik bir Ankara macerası sırasında, tek ortak noktamız olduğunu varsaydığım Erik Olin Wright üzerinden bir sohbet açtım. Michael’ın Marksizm anlayışının ve Erik’le aralarındaki tartışmaların bir kısmını ilk kez bu sohbet vesilesiyle öğrendim. Birkaç gün sonra bana bazı makaleler gönderdi, bu makaleler sayesinde söz konusu tartışmalara biraz daha yakından vakıf oldum. Kısa bir süre sonra da Osman İşçi’nin çevirdiği “Sosyolojik Marksizm” makalesini, o vakitler bir grup arkadaşla birlikte çıkardığımız Politik sosyalbilim dergisinde yayımladık.3 Bildiğim kadarıyla bu, hem Michael Burawoy’un hem de Erik Olin Wright’ın Türkçeye tercüme edilen ilk metni. Michael’la ilişkimiz ilerleyen yıllarda da devam etti. Gezi İsyanları, Suriyelilerin kitlesel göçü gibi toplumsal meselelerin yanı sıra akademik ve mesleki konularda da görüşlerine başvurduğum gerçek bir ustaydı. Doktoradan bir süre sonra onunla çalışmak için Kaliforniya’ya gitmeye karar verdim, bu sırada başlayan pandemi sürecinde de desteğini ve dostluğunu esirgemedi. Pandeminin ardından nihayet Berkeley’e varabildiğimde buluştuğumuz kafedeki sıcak ve samimi karşılaması ve ardından sahici bir merakla sorduğu soruları, küçük not defterine hızlı hızlı notlar alırken yaşadığı –neredeyse çocuksu– heyecanı hala hatırlıyorum. Aynı heyecanı ders anlatırken de görmek mümkündü, saatlerce yüksek tempoyla ders anlatıp sosyal teorinin dehlizlerinde gezinirken en yakıcı ve çetrefilli tartışmaları sınıfın ortasına taşır, öğrencileri de bu tartışmaların içine çekerdi. Ondan çok şey öğrendim. Vefatının ardından, dünyanın dört bir yanındaki öğrencilerinin, dostlarının ve meslektaşlarının da bu cömertlikten payını almış olduğunu anladım. Dünyanın farklı kıtalarındaki farklı ülkelerde yaşayan insanların onunla ilgili anlattıkları neredeyse aynıydı ve her biri yaşamlarının bir yerinde onunla karşılaşmış olmaktan dolayı şükran doluydu. Onun rehberliğini, akıl hocalığını ya da ustalığını hatırlatan insanların tanıklıklarıydı bunlar. Bunu abartmak ya da gidenin ardından övgü dolu cümleler sarfetmek için söylemiyorum, Michael’ı iyi bir insan ve yardımsever bir hoca olarak da tarif etmeye çalışmıyorum. Michael’ın ustalığı bilgiyi üretme, paylaşma ve başkalarıyla ilişki kurma biçiminde de kendini gösteriyordu. Bilimsel pratiği ile insanlarla kurduğu ilişkileri birbirinden ayırmayan bir politik etik vardı burada. Bu sunuşta kişisel deneyimime yer vermemin nedeni de bunu gösterebilmek. Michael Burawoy, 3 Şubat 2025 günü evinin yakınlarında karşıdan karşıya geçerken aşırı hız yapan ve kendisine çarptıktan sonra olay yerinden kaçan bir sürücü yüzünden aramızdan ayrıldı. Bu haksız ve ani kaybın yarattığı derin hüznü tarif etmek güç. Arkasında eleştirilmeye ve geliştirilmeye devam edilecek olan sosyal teori, sosyoloji, Marksizm, etnografi ve metodoloji üzerine kapsamlı bir miras bıraktı. Belki bunun kadar kıymetli olan bir diğer mirası da özgürleşmenin imkânına ve kolektif mücadelelerin dönüştürücü gücüne duyduğu bağlılıkta somutlaşan
politik-etik yaklaşımıydı. Hazırladığımız bu dosya, Burawoy’un sosyolojiyi fildişi kuleden çıkarıp kamusal alana taşıma kavgasına, teoriyi yaşamla sınayan metodolojik ısrarına ve her daim diri tuttuğu Marksist tahayyülüne Türkiye’den verilen kolektif bir katkı. Bunu Burawoy ile diyalog girişiminin ilk adımı olarak da kabul edebiliriz.
* * *
Toplum ve Bilim’in “Michael Burawoy: Marksizmin Çağrısı” dosyası, Michael Burawoy’un sosyolojik ve entelektüel mirasını Türkiye’deki okurlara daha yakından tanıtmak ve Türkçe literatürdeki tartışma hattını genişletmek amacıyla hazırlandı. Dosya, bir yandan Burawoy’un Marksizmle kurduğu ilişkiyi, etnografik ve metodolojik yaklaşımını, sosyoloji anlayışını ve pedagojisini farklı yönleriyle ortaya koyarken, diğer yandan çalışmalarındaki gerilimleri, sınırları ve tamamlanmamış hatları tartışmaya açıyor. Dolayısıyla bu dosya, Burawoy’u tanıtmanın ötesinde onunla diyalogu sürdürmeye, birlikte düşünmeye ve bıraktığı soruların bugün nasıl yeniden ele alınabileceğini tartışmaya yönelik kolektif bir girişim. Daha önce New Left Review’de kısa bir versiyonu yayımlanan Mike Levien’ın makalesinin tam metni ilk kez bu dosyada yayımlanıyor. Dosyanın ilk yazısında Levien, Burawoy’un entelektüel güzergahını “Sosyolojik Marksist” başlığı altında değerlendiriyor. Toplumun önceliğini, mikro-temellerin gerekliliğini ve teorik yeniden inşa zorunluluğunu bu projenin kalıcı dayanakları olarak belirleyen Levien, üretim merkezli ilk dönem ile sivil topluma yönelen geç dönem arasındaki sürekliliği ortaya koyarken önemli bir gerilime de dikkat çekiyor. Polat S. Alpman, Burawoy’un Marksizm anlayışını epistemik bir problem olarak ele alıyor. Marksizmin yaşayan bir gelenek olarak sürekliliği ile bilimsel bir araştırma programı olarak sınanması ve yeniden inşa edilmesi arasındaki ilişkiyi incelerken, bilimsel açıklama ile eleştirel müdahillik arasındaki gerilimi merkeze alıyor. Burawoy’un teorik yeniden inşa anlayışının Marksizmi değişen tarihsel deneyimler karşısında sürekliliğin imkanlarını tartışan makale, yeniden inşanın eklektizme ya da teoriyi ampirik eleştiriden koruyan bir stratejiye dönüşme riskini de sorguluyor. Emine Fidan Elçioğlu, Burawoy’un sosyolojik Marksizmini ideolojinin gündelik yaşamı üzerinden izliyor. Fabrikadan üniversiteye, pedagojiden sosyoloji kanonu tartışmalarına, göçmen emeğinden toprak ve Filistin meselesine uzanan yazı, Burawoy’un tahakkümün gündelik biçimlerini araştırırken mevcut kurumların kısıtları içindeki dönüşüm imkânlarını nasıl aradığını ve ampirik araştırma ile siyasal bağlılığı nasıl bir arada tuttuğunu gösteriyor. Jeffrey J. Sallaz, Burawoy’un sosyolojiye en kalıcı katkısının genişletilmiş vaka yöntemi olduğunu savunuyor. Manchester Okulu’nun durumsal analizinden beslenen ve düşünümsel bir bilim anlayışına dayanan bu yöntemin müdahale, süreç, yapılaşma ve teorik yeniden inşa ilkelerini Güney Afrika’daki kumarhane emeği araştırması üzerinden somutlaştırıyor. Böylece genişletilmiş vaka yönteminin eleştirel sosyal bilimler için kalıcı ve çok yönlü bir araştırma aracı olduğunu kendi araştırması üzerinden ele alıyor. Vefa Saygın Öğütle, Burawoy’un Bourdieu ile karşılaşmasını sorguluyor. Burawoy’un özellikle sembolik tahakküm ve entelektüel özerklik kavramlarını kendi Marksist çerçevesine seçmeci biçimde dahil etmesini eleştiren Öğütle, sınıf tahakkümünün sınıf sömürüsünden doğrudan türetilemeyeceğini ve özerkliğin bir yanılsama olsa bile eleştirel bilgi üretimi için korunması gereken bir norm olduğunu savunuyor. Yener Çıracı, sosyolojik Marksizmin gündemini 2008 finansal krizi ve ardından gelen küresel ayaklanmaların ortaya çıkardığı yeni sorunlar ekseninde yeniden düşünüyor. “Beklenmedik manevra savaşları” olarak tanımladığı 2010 sonrası ayaklanmaların ardından sınıfın politik bir güç olarak oluşumu, çözülmesi ve yeniden inşa edilmesi sorununa odaklanıyor. Burawoy’un Gramsci ve Polanyi üzerinden geliştirdiği sivil toplum ve mevzi savaşı merkezli çerçeveyi Thompson ve Przeworski’nin sınıf oluşumu analizleriyle genişleterek sınıfsal mobilizasyonun yanı sıra demobilizasyon ve parçalanma süreçlerini de açıklamaya çalışıyor. Cihan Tuğal, Burawoy’un Afrika madenlerinden Amerikan ve Doğu Avrupa fabrikalarına, boradan bilgi üretimi, eğitim ve kamusal sosyolojiye uzanan entelektüel yolculuğunu Marksizmin sürekli yeniden inşa edildiği aykırı ve tamamlanmamış bir proje olarak değerlendiriyor. Emek, devlet sosyalizmi, bilgi üretimi, eğitim, ütopya ve karşı ütopya etrafında şekillenen gerilimleri izleyerek Burawoy’un Marksizminin tamamlanmamış hatlarını ele alıyor. Bu hatların yeni ampirik araştırmalar ve madunların kolektif mücadelelerine ilişkin bulgular ışığında yeniden teorileştirilmesi gerektiğini savunuyor. Vedat Milor ise Burawoy’un öğrencisi ve dostu olarak onun ders verme biçimini, kolektif danışmanlık pratiğini, karşılaştırmalı düşünme tarzını ve sarsılmaz ahlaki duruşunu anlatıyor. Kendi doktora çalışmasından hareketle aktardığı deneyimler, Burawoy’un öğrencilerine hazır teorik kalıplar sunmak yerine onları argümanlarını karşılaştırmalı ve ampirik olarak sınamaya yönelten danışmanlık anlayışını görünür kılıyor. Söyleşinin planlama ve kalkınmaya ayrılan son bölümü ise Milor ile Burawoy arasında yıllar önce başlayan düşünsel diyalogun günümüze uzanan izlerini taşıyor. Bu dosyanın hazırlanmasına çevirileriyle katkıda bulunan Emre Yüce ve Göze Orhon’a teşekkür ederiz. Metinlerde köşeli parantez içinde yer alan ifadeler açıklama amacıyla yapılan eklemeleri, dipnotlarda kullanılan “e.n.” editörün notunu, “ç.n.” ise çevirmenin notunu göstermektedir.
POLAT S. ALPMAN
